BEYT UL-HİKME / Makale
[ Ana Sayfa | Makale ]

WEIMAR'DAKİ DOĞU VE BATI

İran Başkanı Muhammed Hatemi'nin 12.07.2000 tarihli konuşması

Ter: Tacettin Şimşek
e-posta: tacettinsimsek@compuserve.de


AÇIKLAMA: Muhammed Hatemi'nin Almanya ziyareti esnasında Weimar'da sunmuş olduğu bu konuşma, İran İ.C. Bonn büyükelçiliği tarafından yayınlanan almanca metin esas alınarak tercüme edilmiştir. Ayrıntılı bilgi için www.irna.com/occasion/germany adresine müracaat edilebilir.

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla

Sayın başkan, saygıdeğer profesörler, çok saygıdeğer bayanlar ve baylar!

Düşünür ve Kültüradamları meclisinde bulunmam benim için memnuniyet vericidir. Bu toplantının, düşüncenin önemli durumu ve Alman kültürü ve onun seçkin sembolü Weimar ile bağlantılı, unutulmaz bir kalitesi vardır.

Bundan bir seneyi geçkin bir vakitte Florenz Üniversitesinde değindiğim dünyamızın acil ihtiyacını, bugün ayrı bir zaviyeden değerlendirmek istiyorum. Orada şunu söylemiştim, medeniyetler ve kültürler arası diyalog kavramı, gerçeğe yaklaşma sürekliliği ve anlaşma çabası sonucu oluşmuştur. Diyalog konuşma ve işitme'nin mantığıdır. Bunun şüphecilerle bir ilgisi olmadığı gibi, gerçeğin kendi tekellerinde olduğuna inananlarla da bir ilgisi yoktur. Bu sebepten kültürler diyaloğunun 'diğer kültür ve medeniyetlerin işitilmesi'ne ihtiyacı vardır.

Günümüz dünyası insanlar ve toplumlararası ilişkilerde yeni bir temel arayışındadır. Bizim kanaatimize göre bu temel, batının ve doğunun bilgi nesnesi değil bilakis konuşma arkadaşı oldukları, diyalogdur. Dünyanın sarih coğrafi-kültürel bilgisi, kendine ve diğerlerine kritik bakış, geçmiş mirasın ve aynı zamanda yeni tecrübeleri değerlendirme çabası anlamında diyalog. İnsanın bugünkü ve gelecek hayatı bağlamında zaruretleri ve ihtiyaçları üzerine diyalog. Dünyanın gerçekliklerini tanımak, doğu ve batı dünyasına yeni anlayışlar kazandırmak için medeniyetler ve kültürler arası gerçek bir diyalog için yeni kapılar açılmalıdır.

Temel soru şudur; görüş için ortak manzara, işitmek için ortak bir yer ve konuşmak için ortak bir dil nasıl bulunabilir. Sisili camlar arakasında, sağır kulaklar ve anlaşılmaz diller ile bir diyalog gerçekleştirilemez, sürdürülemez. Bizler doğulu ve batılı kökenimiz temelinde ve dar çerçeveli idarei lisanı ve de uluslararası muvacehelerde profesyonel sloganları aşarak birbirimizle konuşmamız gerekmektedir. Diyalog her şeyden öte samimi ilişki ve duygudaşlık arayışıdır. İnsanın ortak ve dünya çapında düşünsel gelişim ve maddi gelişme çabasıyla batı-doğu arasındaki anla(ş)ma sisi sürekli saydamlaşmaktadır. Bu tabiiki kültürlerin asimilasyonu, ilga edilmeleri ve onların çeşitliliklerinin, farklılıklarının ortadan kaldırılması demek değildir. Doğu'nun ve Batı'nın insanları kültürlerinin paralelliğine rağmen, birbirlerini tamamlayan ve derin bir bilinçle kendilerini köklerinin olduğu vatanlarına bağlı hissederek, değişik yaratıklar olabilirler. Doğu ve Batı sadece birer coğrafik bölge değil, keza dünya görüşü ve varoluş tarzlarıdır. Gerçek bir diyalogda bu potansiyeller, kimlikler ve tutumlar doğu ve batı'daki tarafların gereken ilgileri sayesinde tanınıp kabul edilebilir, onların değerli gerçekleri ortaya çıkarılabilir ve değişim halindeki dünya için materyel ve ruhsal arası ortak bir insani hulâsa aranabilir.

Kültürler arası diyalogda alim ve düşünürlerin etkili bir rol oynayacağında kuşku yoktur. Bilimadamları, sanatçılar, düşünürler halkın duyan kulakları, gören gözleri ve düşünsel hayatlarının temsilcileridirler. Onlar doğu batı arasındaki diyalogda yeni ufuklar açabilirler.

Müsade ederseniz konuyu, bu şehri ve çevresini vesile ederek bir örnekle açıklamak istiyorum. Bu vesilenin kendisi Doğu-Batı ve Almanya-İran arası fikir teaatisi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu dönüm noktası Goethe'nin Doğu-Batı Divanı'nın 1819 yılında yayınlanmasıdır. Gothe sadece bu kitabın başlığında, özellikle, anlamlı bir kelime olan Divan' ı doğu'ya bir işaret olarak kullanmakla kalmayıp, bilakis şiirlerini topladığı kitaba ''Batılı Yazarın Doğulu Divanı'' başlığını seçerek gösterdi. Bu başlık kesin bir anlamda almanca başlıktan daha güçlü bir ifadedir. Seçilen bu başlık yazarın doğunun esrarengiz ülkeleri, dilleri ve kültürlerine olan ilgisinin ötesinden fazlasını göstermektedir. Bu büyük alman şairinin Doğu ve Batı'yı iki coğrafi bölge olarak anlamayıp, bilakis dünyanın iki felsefi ve kültürel kutbu olarak görüp, bir batılı şair olarak Doğu, özellikle onun düşünce ve kültür değerleri ile diyaloğa girme çabasıdır. Gothe'nin düşüncesinde önemli bir yere haizdir iran kültürü ve onun bazı seçkin mümessilleri.

Hafız iran-islam düşünce ve kimliğinde önemli bir semboldür. O müteal olanın dilidir. Onun Kur'an ve vahyi algılama ilişkisinin emin ve içsellliği vardır. Onun algılaması ve hisleri kültürümüzdeki müteal olanı yansıtmaktadır. O mütealliğin, gizemliliğin bir ustasıdır. Bunun için o günlük hayatımızda hikmetli kişi rolünü oynamaktadır. Her iranlı Hafız'da kendi kültürel hafızasının keşfedilmemiş bir yönünü keşfetmektedir. Goethe yakınlaşma çevirilerinin sisli havasında bile ''müteal olanın dili''ni anlamış ve onunla irtibata geçmiştir. Bu tabii olarak Goethe'nin zekiliğinden ileri gelmektedir. Fakat bu aynı zamanda kültürler, medeniyetler ve uluslar diyaloğunda doğru bir hedef ve uygun bir yola dair bir örnektir.

Goethe'nin Doğu-Batı Divanı'nda, maalesef son yüzyıllarda batı siyasetine sürekli olarak eşlik eden hegomonyal çıkar gayesi ve sömürge göstergelerine dair bir işaret yoktur. Batılı şair burada ''öteki''nin tanınması denemesinden daha ileriye gidip onunla konuşmaya çalışıyor.

Farsça yazan büyük şair Lahor'lu İkbal 1923 yılında yazdığı ''Doğu'nun Mesajı'' adlı şiir kitabında Goethe'nin doğuya selamına karşılık vermektedir. İkbal büyük Hind kıtasında doğdu ve hayatının bütününü İran'ın coğrafik sınırları dışında geçirdi. Fakat o kendini iran kültürüne bağlı addetti ve şiirlerini farsça yazdı. İkbal'de Gothe gibi diyaloğun ''ötekileri'' ne intibak etme olmadığını, aksine diyaloğun farklılıkların algılanması, onların kabulü ve yaratıcılığın seçiminde başladığını biliyordu. İkbal sömürgeleştirilmiş Hindistan'da yaşıyordu ve kendisinin belirttiği gibi ''ölü toprak''tan filizlenmişti, buna rağmen batı kültürünü değersizleştirmiyordu, onun sömürgeci görünüşünü bildiği halde. Onun zaviyesinden batı, ister insan onu kabullensin veya reddetsin, Schopenhauer, Nietzsche, Tolstoi, Hegel, Marx, Byron, Comte, Einstein, Petofi, Locke, Kant ve Browning gibi düşünürlerin vatanıydı. O onları doğunun büyük düşünürleri olan Rumi ve Hafiz ile konuşturuyor ve bu yolla batı ve doğu düşünce tarzı arasındaki farklılıkları göstermeye çalışıyordu. Goethe ve Hafız veyahut İkbal arasındaki bu iki dillilik kültür ve medeniyetler arası seçkin ve gerçek bir diyalogdur.

Bu diyaloglar sadece ilmi merakları gidermek için değil, aksine gerçeğin ortaya çıkarılması ve karşılıklı bir anlayışa dayalı birarada yaşamanın gerçekleşmesi için sürdürülmüştür. Hafız'ın görüşüne göre savaşlar kör bir gerçekperestliğin sonucudur.

72 fırkanın

didişmelerini asla kınama:
Gerçeği görmedikleri için,
Masal kapısını çalmaktadırlar

Goethe yeni dünyayı şöyle görür ve söyler:

Kim kendini ve ötekini tanırsa
Muhakkak burada şunu görecektir:
Doğu ve Batı
Hiçbir zaman ayrılamazlar.

Bahsettiğimiz diyalog ve ilişkiler, hayatın zaruretleri ve maddi ihtiyaçların oluşturduğu ekonomik ve ticari ilişkilerden daha ötededir. Bu mevzu, idrak etmeye olan ilgiden ortaya çıkan ilmi-kültürel ilişkiyle bile sınırlandırılamaz. Tabiiki bu ilişkiler gerekli, ancak kalpsiz ve hissiz ilişkiler bazen hegemonyaya ve de sömürgeciliğe götürür, ki maalesef doğu-batı ilişkilerinin tarihi bunu göstermektedir.

Bereket versin batılı düşünürlerin bir çoğu insan ve tabiatla ilişkili idrak edişin farklılıklarını kanıtladılar. Hemcinslerimizi tabiaatın bir nesnesi gibi bir şey olarak göremeyiz. Eğer insan tanınmak isteniyorsa, idrak edişin değişik tarzına ihtiyacımız vardır ki buna akletme diyebiliriz.

İnsanın etkisinden, aklından ve onun iradesinden çıkan insani eylemler, kurumlar, görenekler ve kültürler, önemli unsurlardır ve onların bilgisinin idrakı ehemmiyete haizdir. Büyük iran ve islam düşünürleri bu vaziyeti, duygudaşlığı fikir yürütmekten daha yüksek değerlendirerek değişik kelimelerle betimlemişlerdir. Duygudaşlık, insanın kelimelerin kalıplarından öte, arkasındaki gizli anlamları anlamaya çalışmasında ortaya çıkmaktadır.

İran ve islam düşünürlerinin başka bir mesajları daha vardır: ''Öteki''nin idrakı insanın kendisini bilmesinden geçer. Ötekinin idrakı insanı kendine karşı daha bilinçli kılmaktadır, çünkü insanın dünyasında şeylerin dünyasına tezat mutlak bir ''başkalık'' yoktur. Bizler diğer insanları ''mutlak başka'' olarak görüp ve onları maddi nesneler gördüğümüz sürece gerçek bir idraka –ki insani idrakın sınırındadır bu- ulaşamayız. Kendini bilme iki ayrı istikamette gerçekleşmektedir. Birinci istikamette öteki'nde kendimizi görmekteyiz. Bu zaviyeden eylemleri, tavırları ve onların arkasındaki saklı anlamları görmekteyiz. Diğer istikamette ise kendimiz idrakın nesnesi durumundayız. Kendimizi dışardan ve mesafeli olarak temaşa etmekteyiz. Bunun için kendini idrakın yolu özeleştiriden geçmektedir.

İran ve islam düşünürleri bu kavramlar ile psikoloji, tasavvuf ve Ahlak felsefesi sahasında iştigal ettiler ve derinlikli olan ''nefsini hesaba çekme'' kavramına şekil verdiler, ve ben bu öğretinin genelleştirilerek topluma da uygulanabileceğine inanıyorum. Tabiiki bu konuda iran ve alman düşünürler bir şeyler söyleyebilir ve duyabilirler.

Bu bakış açısıyla günümüzün bir çok temel problemi yeni bir görüşle temaşa edilebilir. Modernlik ve gelenek arasındaki ilişki, özgürlük ve adalet, din ve demokrasi, ruhaniyet ve ilerleyiş buna dahildir. Bugün bir çok doğu ve batı toplumlarında bütün varsayım ve gerekirliliği ile müzakere edilen ''Modernlik ve Gelenek'', İkbal ve Goethe zamanındaki ''Doğu ve Batı'' müzakerelerinin yerini alacaktır. Daha ziyade kültürel ve sivil bir anlamı olan gelenek ve modernlik arası karşıtlık, özellikle politik olarak görülen doğu ve batı arası karşıtlık kıyaslamasında günümüzün önemli bir konusudur.

Sömürge zamanının propagandacı şairlerinden olan Rudyard Kipling şairane bir dille şöyle diyordu: ''Doğu doğudur, batı batıdır, biraraya gelemezler''. Bütün kültür ve medeniyetlerin hakim kültürde erimesi, ve monopol bir dünya inancı bu etnik merkezli ve fanatik bakışaçısının bir varyantıdır. Diyaloğun düşünürleri o zaman da ayrı bir dil kullanıyorlardı. Goethe şiirinde: ''Doğu da Allah'ındır! Batı da Allah'ın!''. İkbal ''Doğunun MesajI'' nın birinci sayfasını süsleyen ''Doğu da Batı da Allah'ındır'' Kur'an ayeti ile alman şairin ilham kaynağını göstermek istiyordu. İki şair de doğu'nun ve batı'nın birbiriyle buluştuğu yeri göstermeye çalışıyordu.

Bu ortak yer bütün insanlığın ilahi kaynağıdır. Doğu'nun ve Batı'nın biri diğeri için sahip olduğu farklı olma hissi, eğer ikiside kendini mutlak bir görüntü olarak görmeyip, bilakis ötekine olan ilgisi ve ikisinin bu ortak kaynağa olan ilgisi görüldüğünde, ortadan kalkmış olacaktır. Böylece Doğu ve Batı birbirini mükemmelleştirecektir. Geçen yıl UNESCO da söylediğim gibi: ''Eğer diyalog dünya toplulukları arası ilişkilerde yeni sayfa açacaksa, menfi tolerans safhasından karşılıklı yardımlaşma safhasına geçmek zorundadır. Dünyanın hiç bir ulusu herhangi bir felsefî, politik ve ekonomik gerekçelerle vakanın sınırına itilmemelidir. Ötekileri sadece tolere etmekle kalmayıp, bilakis onlarla birlikte çalışılmalıdır.''

Bugün şu tarihsel örneği ve halihazırdaki zorunluluğu da yardıma çağırıyor ve söylüyorum: Gelenek ve Modernlik kendini mutlak olarak gördüğü ve kendini mutlak iyi ve ötekini mutlak kötü olarak tanımladığı sürece, ne kendini ne de ötekini tanıyabilecektir. Geleneğin eleştirisi günümüz dünyasında kaçınılmazdır. Modernliğin eleştirisi de böyledir. Fakat gelenek bilinmeden geneleğin eleştirisi, modernliğin temelleri ve kalkış noktası bilinmeden modernliğin eleştirisi tabiiki mümkün değildir.

Alman düşünce tarihi bereket versin ki geleneğin ve modernliğin tetkikinde başarılı kalkış noktaları ortaya koymaktadır. Almanca konuşan düşünürler sadece ilahiyat, dinin anlaşılması ve dini gelenek sahasında yeni ufuklar açmadılar, bilakis Almanya'daki modern düşüncenin gelişim süreci genel olarak, geleneğe olan ilginin açıklanması ve kuşatıcı bir bakış önerisi ile birleşme, geleneği ve modernliği kendi içinde kabullenme ve onların zıddıyetinin kaldırılma çabasında bulundular.

Almanya'daki düşüncenin tarihsel istikameti alman felsefesini daimi bir eleştirel noktanın varlığına götürdü. Sadece geleneği değil, aksine modernliği de herzaman buna dahil eden bu eleştiri, büyük düşünce mirasının müsebbibiydi. Zamanın objektif soruları ve ihtiyaçları bu mütalaaları içermemesine rağmen, modernlik eleştirisinin önemli akımlarının kökleri bu dil havzasındadır. Bu deneyimler ve kalkış noktaları günümüz dünyasına yol gösterici olabilir, çünkü bizler ne geleneğe ne de modernliğe tabi olabiliriz, fakat birini bir diğeri için de kurban edemeyiz.
İran islam devriminin tecrübeleri bu sahada yeni bir sayfa açmıştır. Günümüz insanın sürekli değişen ihtiyaç ve sorunlarına cevap bulabilmek amacıyla İran'da yeni bir dini-toplumsal düzen kurulmuştur. Devrimin önderi İmam Humeyni dinin temellerinin korunması ve de halkın toplumsal düzendeki rolü üzerinde ısrarla durmuştur. Bu günümüz İran'ında denenen bir çözümdür; bu toplumun geleneksel dini-düşünsel temellerinin halk yönetimiyle uyum içerisinde olması ve aynı zamanda modern bir sivil toplumun kurulmasıdır. Bu çözüm bir yönüyle İslam'ı taşlaşmış ve geriye dönüş görüntüsü darboğazından kurtaracak ve diğer yönüyle de gerçek İslam'ı tecrit alışkanlıklarından ve dar görüşlerden koruyacaktır. İran'daki reform çabaları özgürlük, adalet ve halk yönetimini din ile uyum içerisinde gerçekleştirme çabasıdır. Reformlar düşünsel-ahlaki değerler uyumunda dünyada sulh içerisinde birlikte yaşama mesajıdır. Reformlar insan hakları savunusu ve rasyonelliğe, akla çağrıdır. Reformlar fakirliğin ve ayrımcılığın ortadan kaldırılmasıdır. Reformlar halkın haklarının savunulması ve sosyal adaletin gerçekleştirilme çabasıdır. Ve bütün bunlar bizi, dini ve ileriyeyönelik bir temelde günümüz ve geleceğin insanı ile uyum içinde yeni bir deneyimle karşı karşıya getirmektedir. Bu deneyimde bizlerle birlikte çalışacak, diyalog ve anlaşma arayan, ümit eden, uluslarası diyalog ve ilişkileri önemseyen ve şiddetten arınmış, ayrımcılıktan, tahakkümden uzak bir dünyanın oluşturulmasına katkıda bulunacak, düşünür ve toplumlara ihtiyacımız var.


Önceki Sayfa Sayfa Başına Sonraki Sayfa
[ Ana Sayfa | E-Mail ]