BEYT UL-HİKME / Makale
[ Ana Sayfa | Makale ]

KÜRESEL FİTNE FİGÜRANLIĞI

Ozan Ceyhun'a Cevap

Recep KARAGÖZ
e-posta: rkaragoz@gmx.de


Bende itiraf ediyorum: (Ozan Ceyhun yazısına bu cümle ile başlamıştı) Geçmişte benim de aralarında olduğum bir grup Müslüman, muhalefette oldukları yıllarda "küreselleşme karşıtı” politikalarından ötürü Yeşillere (eyalet, federal ve Avrupa Birliği seçimlerinde) oy verdik.

Zira küreselleşme, binlerce yılda oluşmuş insan ve doğa zenginliğini bir çırpıda yok etmeyi amaçlayan bir ideolojidir.

Küreselleşmeyle amaçlanan; bütün dünya insanlığının tek bir dil konuştuğu, tek bir çeşit müzik dinlendiği, tek bir para biriminin kullanıldığı, aynı çeşit filmlerin izlendiği, aynı şeylerin yiyip aynı şeylerin içildiği ve aynı şeylerin giyildiği, çocukların dahi aynı çizgi filmlerini izlediği ve aynı sanal kahramanlara benzemeye çalıştığı ve bütün dünyanın tek bir merkezden yönetildiği, her şeyin tek olmaya zorlandığı bir dünya düzenidir.

Bu küresel hedef; Kızılderili soykırımından, siyahi insanların köleleştirilmesine, Hiroşima katliamından Nazi katliamına kadar geçmişte gerçekleştirilen bütün katliamlardan daha tehlikelidir.

Batı Avrupa Müslüman toplumunun ve küreselleşme karşıtlarının oylarını sahte küreselleşme karşıtlığı maskesi arkasına saklanarak alan Yeşiller, kısa bir sürede küresel ideolojinin bir "parçası” oldular.

Bündnis 90 / Die Grünen partisinden AB milletvekili seçilen ve daha sonra SPD'ye geçen Ozan Ceyhun da bunlardan biridir. 28 Aralık 2001 tarihli Hürriyet gazetesinin Günün Konuğu köşesinde "Köktendinci din tüccarları” başlıklı yazısı yukarıdaki savın çok açık bir kanıtıdır.

Söz konusu yazısında Ozan Ceyhun, (isim vermeden) son günlerde kapatılacağı yönünde söylentiler yayılan İslam Toplumu Milli Görüş (IGMG) örgütünü ve Avrupa Müslüman toplumunu, önce Türkiye'den iki örnek sonra da 11 Eylül olayına atıf yaparak, hedef tahtasına yerleştirmektedir.

Burada, Ozan Ceyhun'un, Türklüğün İslamsızlaştırılmasına hizmet etmek amacıyla, laikliği Fransa'dan ithal eden çağdaş Cumhuriyet Türkiyesinden, tüm muhalif kesimlere yönelik uygulanan katliamları yadsıyarak cımbızla çektiği, son derece spekülatif iki örneği tartışmayı bir tarafa bırakıyorum. Bu başlı başına bir tartışma konusudur.

Ozan Ceyhun söz konusu yazısında, Federal İçişleri Bakanlığı'nın Anayasayı Koruma Raporu'na atıfta bulunarak Almanya'da 28.100 Müslüman'ın Almanya için tehlike arz eden örgüt üyesi olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla, bunların her birinin potansiyel 11 Eylül olaylarını yapabilecek zihniyette olduklarını anlatmaya çalışmaktadır. Esasında Ceyhun, Türkiye'den hareketle Almanya'da Avrupa Müslüman toplumunun nasıl İslamsızlaştırılabileceğine işaret etmektedir. Bassam Tibi de "Avrupa ile İslamcılık Arasında Türkiye” adlı kitabında, aynı doğrultuda görüş bildirmiştir.

Peki, Ceyhun, hedef gösterdiği IGMG dahil Avrupa Müslüman toplumunun ana gövdesini oluşturan İslam Kültür Merkezleri, Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği, Nur Cemaati, Türk Federasyon, ATİB ve benzeri örgütlü kuruluşların mensuplarının, 40 yıldır, kültürel insani haklarından en vazgeçilmez olanlarının dahi tanınmadığı halde, tek bir şiddet eylemine dahi başvurmadıklarını bilmiyor mu?!

Sözgelimi, Almanya'da ikinci büyük din olmasına rağmen İslam resmi din olarak tanınmamaktadır. Buna bağlı olarak resmi din olarak tanınmış olan Katolik, Protestan ve Yahudi cemaatleri her türlü faaliyetlerinde devlet desteği almasına rağmen, Almanya İslam toplumu bırakın herhangi bir devlet desteği almak, hemen her alanda son derece ciddi engellerle karşılaşmaktadır. 40 yıldır bu toplumun en alt katmanlarında en ağır işlerde çalışan ve tıpkı diğer yurttaşlar gibi başta vergi olmak üzere bütün sorumluluklarını yerine getiren Almanya Müslüman toplumu bütün faaliyetlerini sınırlı gelirlerinden ayırdıkları sınırlı yardımlarla yürütmek zorunda kalmıştır. Kilise ve Havralar şehirlerin meydanlarında tüm ihtişamıyla yerini alırken Müslüman camileri şehrin kenarlarında, fabrikadan bozma ve adeta kenara itilmişçesine, ezanlarının sesi kısılmış olarak hizmet görmektedirler.

Müslümanlar kendi çocuklarına kendi dinlerini öğretme imkanlarından yoksundurlar. 20 yıl gibi uzun bir hukuk mücadelesi sonucu elde edilen yalnızca Berlin Eyaleti için geçerli olan İslam din dersi verilmesi hakkı dahi hala yürürlüğe konulamamıştır. Katolik ve Protestanlar kreşlerden üniversiteye kadar bütün eğitim kademelerinde faaliyet gösterirken Müslüman çocukların ilk okul düzeyinde alacağı sınırlı din dersi dahi büyük bir sorun olarak tartışılmaktadır.

Alman eğitim sistemi içinde İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Rusça ve Latince gibi Batı dilleri yabancı dil olarak okutulurken Türkçe, Arapça ve diğer Müslüman göçmen dilleri bu programa dahil edilmemektedir. Kendi dil eğitimini veremeyen bir toplumun kültürel kimliğinin devamı nasıl mümkün olabilir. Dil eğitimi konusunda diğer Avrupa Birliği ülkeleri de benzer bir durumdadır. Özellikle son yıllarda Türkiye'de Kürtçe eğitim konusunda hemen her zeminde hassasiyetlerini dile getiren Avrupa Birliği ülkeleri kendi ülkelerindeki azınlıklara karşı, (buna Kürtler de dahil) en küçük bir kültürel talebi dahi entegrasyon önünde bir engel olarak algılamaktadırlar.

Ayrıca, ırkçı eylemler, resmi açıklamalara göre sadece Almanya'da 1999 yılında 9 bin 456 iken 2000 yılında 15 bin 951'e çıkmıştır. Yıllardır periyodik bir şekilde artış gösteren ırkçı eylemler 2000 yılı içinde yüzde 58.9 bir artışla rekor bir seviyeye ulaşmıştır.

Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını Gözetleme Merkezi [EUMC] yerel büroları aracılığıyla yaptırdığı araştırmada, Müslümanlara yönelik saldırılarda artış gözlendiğini ortaya çıkardı.

EUMC'nin raporunda, 11 Eylül sonrası tüm AB üyesi ülkelerde Müslümanlara yönelik eylemlerin fiziki saldırılardan ziyade aşağılama ve küfretme gibi sözlü saldırıların ciddi bir artış eğiliminde olduğu ortaya çıktı.

Kültürler arası diyalogun geliştirilmesi için daha çok çaba sarf edilmesinin son derece zorunlu olduğu bir dönemde kültürler arası çatışmayı yeğleyen Ceyhun'un söz konusu yazısını kınıyorum. Ceyhun yukarıda kısmen temas ettiğimiz sorunlara çözüm üretmesi gereken bir konumda kişidir. Ancak bu yazısıyla Ceyhun, yüzündeki maskeyi çıkarmış ve karanlık çehresini teşhir etmiştir. Ceyhun sosyal barışın temellerine dinamit döşemektedir.

Bir konuya burada açıklık getirmeliyim: Ozan Ceyhun, yazıdaki perspektifimizden hareketle bizim Milli Görüşçü olduğumuzu ileri sürerek demagoji yapmaya yeltenmemelidir. Avrupa Müslüman toplumun bir bireyi olarak hiç bir dönem İslam Toplumu Milli Görüşçü olmadım.


Önceki Sayfa Sayfa Başına Sonraki Sayfa
[ Ana Sayfa | E-Mail ]